Online radyo dinlemenin en güzel yolu;
http://www.tamindir.com/exaradyo

Çin’de bulunan toprak askerler ya da Terra Cotta Ordusu

Yıl 1974. Pekin’in 930 km. güneybatısındaki Xi’an’da bir grup çiftçi kuyu kazıyordu. Toprağın 4,6 m. altında çok büyük bir insan heykelinin başını andıra bir çömlek parçası buldular. Çiftçiler bu çömlek parçasını yetkililere bildirmenin, kuyuyu açmaktan daha önemli bir iş olduğunu hemen anladı.

Alan, Çin’in MÖ 210-259 arasında yaşayan ilk imparatoru Çin Şi Huanğdi’nin mezarına sadece 1.5 km uzaklıktaydı. Arkeologlar bu heykel ordusunun imparatorun mezar kompleksinin bir parçası olduğunu hemen anladılar.

Araştırmacılar, izleyen altı yıl içinde 22.000 metrekarelik bir alanı kaplayan üç yeraltı çukuru buldular. Bu dev alanda sıkıştırılmış toprak duvarlarla ayrılmış tünellere ya da odalara gömülmüş yaklaşık 8.000 kil savaşçı ve at vardı. Her heykelin yüz ifadesi, saç biçimi ve giysisi farklıydı.

Bebeklerim.

Bebeklerim.

Billy Elliot
Kuzey İngiltere’de 1984 yılında yaşanan madenci grevinin sosyal bir zemin olarak karşımıza çıktığı film, ağabeyi ve babası greve katılan 11 yaşındaki bir çocuğun tek başına ayakta durma savaşını ve içsel mücadelesini anlatıyor. Boks ringini terkedip bale dersleri almaya başlayan Billy Elliot’un seçimi ailesi tarafından yadırgansa da, bale hocası Bayan Wilkinson ona arka çıkacaktır.

Billy Elliot
Kuzey İngiltere’de 1984 yılında yaşanan madenci grevinin sosyal bir zemin olarak karşımıza çıktığı film, ağabeyi ve babası greve katılan 11 yaşındaki bir çocuğun tek başına ayakta durma savaşını ve içsel mücadelesini anlatıyor. Boks ringini terkedip bale dersleri almaya başlayan Billy Elliot’un seçimi ailesi tarafından yadırgansa da, bale hocası Bayan Wilkinson ona arka çıkacaktır.

"Ama insanlar tuhaf! Kendilerini sevmeyen, önem vermeyene daha bir büsbütün tutuluyor, kendisini küçük görür gibi olana-hakikatte onları küçük görmekten çok uzak bir histi bu- musallat oluyorlar."
Dondurmacının Çırağı, Sait Faik Abasıyanık
Sinemada yabancılaşma incelenilirken modern(!) insanın yalnızlığı, iletişimsizliği, değerlerinin yok olması, doğayla arasındaki mesafe,
amaçsızlık, tatminsizlik ve bütün bunların yanında sımsıkı örülmüş bir kanıksama halini gözlemlemek mümkün. Eğer sinemayı tüm diğer sanatlardan -özellikle de edebiyattan- ayıracak isek bu kavramları kendine malzeme seçmiş bir filmin dilinin de ne şekilde oluşturulacağını tartışmak gerekir. Bu noktada fotoğraf temelli bir gerçekçi sinema anlayışından, yoğun bir montaj kullanımı içeren kurgu sinemasına kadar her yolla ifade şansı vardır ancak sinemanın kendisini de bu kavramların bir parçası haline getirerek sunmak
(bunu yaparken de bu kavramları ve teknikleri kullanmak, deforme etmek ve yeniden üretmek) ayrı bir duruş olarak yorumlanmalıdır.

Haneke sineması, dil olarak oldukça radikal bir yerde duruyor. Neredeyse tüm filmlerinde filmin ana unsuru iletişimsizlik ve yabacılaşma iken seçtiği öykü veya atmosfere göre filmdeki karakterler
filmi geri sarabiliyor, geçişler diyalogların ortasında yapılabiliyor, ışık hiç alışık olunmayan şekillerde kullanılabiliyor. Tüm bunların kesiştiği
temel nokta ise Haneke sinemasını asıl tanımlayan “rahatsız etme” arzusu. Seyirci filmin içinde olan rahatsız edici unsurların (genellikle şiddet) yanı sıra filmin dili ile de rahatsız ediliyor. Oldukça basit görünen bu durum özünde bir tezatlıkla beraber net bir amaç barındırıyor. Ana akım sinemanın temel unsurlarından biri
olarak izleyicinin filmin içine girmesi, bir karakterle kendini özdeşleştirebilmesi ve bir film izlediğinin farkında olmaması durumunu sayarsak, Haneke sineması bu ezberi tamamen bozuyor. İzleyicinin buna karşı gösterdiği reaksiyon ise bilinçsiz bir “rahatsız olma” hali olarak tezahür ediyor. Sahnede yarı gösterilmiş bir şiddet varken film size onun gerçek olmadığını belirtiyor. Bunun bir rahatlama sağladığı aşikâr ancak daha önce izlediklerimizin de birer film olduğu
hatırlatmasını da beraberinde getiriyor. İzleyici hem atmosfer hem de teknik olarak rahatsız edildikten sonra kanıksadığı şiddeti düşünmeye sevk ediliyor. Gerçek hayatta da var olan şiddet aynı şekilde sinemada da var olduğunda ikisine de verilen reaksiyon aynı oluyor. Bu kanıksamış olma hali bireylerin topluma karşı ne kadar yabancılaştığının bir ispatı olarak suratımıza çarptırılıyor. Sinemada sunulan vahşet yine aynı araçlarla sanallığı ispat edildiğinde rahatsız olan birey, gerçekliği ispat edilen vahşet karşısında ise bu denli
bir rahatsızlık duymuyor.

Gökhan Babal & Özlem Tığlı’nın “Avrupa Sinemasında Yabancılaşma ve Gerçeklik Ya da Rahatsız Etmenin İki Farklı Yolu” adlı makalesinden alıntıdır.

Sinemada yabancılaşma incelenilirken modern(!) insanın yalnızlığı, iletişimsizliği, değerlerinin yok olması, doğayla arasındaki mesafe, amaçsızlık, tatminsizlik ve bütün bunların yanında sımsıkı örülmüş bir kanıksama halini gözlemlemek mümkün. Eğer sinemayı tüm diğer sanatlardan -özellikle de edebiyattan- ayıracak isek bu kavramları kendine malzeme seçmiş bir filmin dilinin de ne şekilde oluşturulacağını tartışmak gerekir. Bu noktada fotoğraf temelli bir gerçekçi sinema anlayışından, yoğun bir montaj kullanımı içeren kurgu sinemasına kadar her yolla ifade şansı vardır ancak sinemanın kendisini de bu kavramların bir parçası haline getirerek sunmak (bunu yaparken de bu kavramları ve teknikleri kullanmak, deforme etmek ve yeniden üretmek) ayrı bir duruş olarak yorumlanmalıdır.

Haneke sineması, dil olarak oldukça radikal bir yerde duruyor. Neredeyse tüm filmlerinde filmin ana unsuru iletişimsizlik ve yabacılaşma iken seçtiği öykü veya atmosfere göre filmdeki karakterler filmi geri sarabiliyor, geçişler diyalogların ortasında yapılabiliyor, ışık hiç alışık olunmayan şekillerde kullanılabiliyor. Tüm bunların kesiştiği temel nokta ise Haneke sinemasını asıl tanımlayan “rahatsız etme” arzusu. Seyirci filmin içinde olan rahatsız edici unsurların (genellikle şiddet) yanı sıra filmin dili ile de rahatsız ediliyor. Oldukça basit görünen bu durum özünde bir tezatlıkla beraber net bir amaç barındırıyor. Ana akım sinemanın temel unsurlarından biri olarak izleyicinin filmin içine girmesi, bir karakterle kendini özdeşleştirebilmesi ve bir film izlediğinin farkında olmaması durumunu sayarsak, Haneke sineması bu ezberi tamamen bozuyor. İzleyicinin buna karşı gösterdiği reaksiyon ise bilinçsiz bir “rahatsız olma” hali olarak tezahür ediyor. Sahnede yarı gösterilmiş bir şiddet varken film size onun gerçek olmadığını belirtiyor. Bunun bir rahatlama sağladığı aşikâr ancak daha önce izlediklerimizin de birer film olduğu hatırlatmasını da beraberinde getiriyor. İzleyici hem atmosfer hem de teknik olarak rahatsız edildikten sonra kanıksadığı şiddeti düşünmeye sevk ediliyor. Gerçek hayatta da var olan şiddet aynı şekilde sinemada da var olduğunda ikisine de verilen reaksiyon aynı oluyor. Bu kanıksamış olma hali bireylerin topluma karşı ne kadar yabancılaştığının bir ispatı olarak suratımıza çarptırılıyor. Sinemada sunulan vahşet yine aynı araçlarla sanallığı ispat edildiğinde rahatsız olan birey, gerçekliği ispat edilen vahşet karşısında ise bu denli bir rahatsızlık duymuyor.

Gökhan Babal & Özlem Tığlı’nın “Avrupa Sinemasında Yabancılaşma ve Gerçeklik Ya da Rahatsız Etmenin İki Farklı Yolu” adlı makalesinden alıntıdır.

"sonra her şey geçmedi
sonra her şey geçmez kolayca.
herkes kalanıyla yaşar
kendinden geriye ne bıraktıysa."
Haydar Ergülen
"Köprü korkuluklarına takılıp kalan bakışların, kapı kollarında biriken dokunuşların,sağda solda uçuşan kelimelerin, aynı ustanın elinden çıkmış demir halkalar gibi birbirine kolaycacık ekleniveren iç çekişlerin, binlerce kez hayal edildiği halde bir kerecik bile gerçekleşmeyen haykırışlarında, kıyıda köşede küflenip duran isyan dolu sessizliklerin ve bulutlara baktıkça bulut, kuşları düşledikçe kuş, sulara uzandıkça su olmak isteyişlerin hikayelerini de göremiyordum."
Hasan Ali Toptaş
"28 Aralık 1895’te, Capucines Bulvarı üzerindeki Grand Cafe’nin zemin katında halka açık ilk film gösterimi yapılır. Bilet alarak gelen seyirciler Lumiere Kardeşler’in ( Auguste Lumiere ve Louis Jean Lumiere) çektiği ve en uzunu 49 saniye olan on filmi izlemek için heyecanla beklerler. Aslında seyircilerin beklentisi sihirbazlık gösterisine benzer bir şeydir fakat duvardaki perdede bir trenin gara girişini gördüklerinde şok geçirirler. "Trenin Ciotat Garı’na Varışı" adını taşıyan bu filmde kamera sabittir ve ilk görülen şey uzaktaki bir buharlı lokomatiftir;fakat hızla kameraya doğru yaklaşarak duran tren, seyirciler arasında korkuya, paniğe neden olur. İnsanların toplu olarak izledikleri bu ilk filmin tanıkları arasında bir gazete yazarı da vardır ve o anı şöyle aktarır:"Salonda bulunanlar bu gösterime kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki, trenin perdeyi yırtıp oturdukları sıraların arasında dalacağını zannetmişlerdi.""

Trenin Ciotat Garı’na Varışı

Hakan Savaş’ın Sözcükler Dergisi’ndeki makalesinden alıntıdır.

"28 Aralık 1895’te, Capucines Bulvarı üzerindeki Grand Cafe’nin zemin katında halka açık ilk film gösterimi yapılır. Bilet alarak gelen seyirciler Lumiere Kardeşler’in ( Auguste Lumiere ve Louis Jean Lumiere) çektiği ve en uzunu 49 saniye olan on filmi izlemek için heyecanla beklerler. Aslında seyircilerin beklentisi sihirbazlık gösterisine benzer bir şeydir fakat duvardaki perdede bir trenin gara girişini gördüklerinde şok geçirirler. "Trenin Ciotat Garı’na Varışı" adını taşıyan bu filmde kamera sabittir ve ilk görülen şey uzaktaki bir buharlı lokomatiftir;fakat hızla kameraya doğru yaklaşarak duran tren, seyirciler arasında korkuya, paniğe neden olur. İnsanların toplu olarak izledikleri bu ilk filmin tanıkları arasında bir gazete yazarı da vardır ve o anı şöyle aktarır:"Salonda bulunanlar bu gösterime kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki, trenin perdeyi yırtıp oturdukları sıraların arasında dalacağını zannetmişlerdi.""

Trenin Ciotat Garı’na Varışı

Hakan Savaş’ın Sözcükler Dergisi’ndeki makalesinden alıntıdır.

Birileri üzecek seni, canını yakacak. Birileri de sahip çıkacak sana, omuz verecek. Şaşıracaksın dünya üzerindeki bu dengeye. Birer ikişer terk edeceksin tüm kötü alışkanlıklarını, nefsin yol gösterecek sana. Paylaşmanın tadını hiçbir dünyevi zevkten alamayacaksın. Kendini en güzel bir çocuğu mutlu ettiğinde, onun gözlerinde göreceksin. Okuyacaksın, öğreneceksin ve anlayacaksın, yaşadığın her şeyin bir sebebi olduğunu.

I Never Learn
Lylle Li

sleep-in-the-water:

Lykke Li – I Never Learn

Ne bizden alınan çocuklarımızı ne de onların katillerini unutacağız.

Ne bizden alınan çocuklarımızı ne de onların katillerini unutacağız.

Aşk Dediğin Buysa
Flört

Flört - Aşk Dediğin Buysa

"Korkunç bir yağmur var dışarıda; pencereler ağlıyor gibi; sular oluklardan, çatılardan boşalıyor, çukurları dolduruyor. Diğerleri çoktan uyudu, kalın yorganların ve birbirlerinin kolları altında; uykunun ölümü hatırlatan yalnızlığındalar. Bense sizi düşünüyorum."
Mucizevi Mandarin, Aslı Erdoğan
"Birkaç gündür beni ararsın umuduyla bekliyorum. Nedense senin de beni özleyeceğini düşündüm bu süre içinde. Oysa sen tek başına yaşama ve acı çekme seçimini o denli ileri götürdün ki, kuşkusuz ne bana ne de herhangi birine ayıracak hiç zamanın yok artık. Peki ama nedir senin bu büyük acın? Niye alışılmış hiçbir şey sana göre değil? Dünyayla, sevdiklerinle arana neden aşılmaz engeller koyuyorsun? Aşk bile, sevda bile iki insanın birlikte olabilmelerinin olanaksızlığı üzerine kurulmalıdır öyle mi?"
Ölü Erkek Kuşlar, İnci Aral (via portakalyokusu)